Uluslararası Ceza Mahkemesi
| Uluslararası Ceza Mahkemesi |
|---|
| Genel Bilgiler |
|
Kısaca
Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), savaş suçları, insanlığa karşı işlenen suçlar, soykırım suçları ve saldırı suçlarına bakan uluslararası bir mahkemedir. 1 Temmuz 2002 tarihinde kurulmuş ve 11 Mart 2003 tarihinde çalışmaya başlamıştır. Mahkeme binası Ev Sahipliği Anlaşması yaptığı Hollanda'nın “Lahey” kentinde bulunmaktadır.
Kuruluş
Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin kurulması için ilk çalışmalar 1998 yılında Birleşmiş Milletler'in önderliğinde Roma'da toplanan bir konferansta başladı. 17 Temmuz 1998'de Uluslararası Ceza Mahkemesini kuran Roma Statüsü 7 ret oyuna karşılık, 120 kabul oyuyla ve oyçokluğu ile 21 çekimser ile kabul edildi. Roma Statüsü suçları, mahkemenin nasıl çalışacağını ve devletlerin mahkeme ile işbirliği için ne yapmaları gerektiğini tanımlar. Statü gereğince, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin faaliyete geçebilmesi için 60 ülkenin onayı beklendi ve 11 Nisan 2002 tarihinde sözkonusu 60 onaya ulaşıldı. 15 Temmuz 2008 tarihi itibariyle Roma Statüsü, 139 devlet tarafından imzalamış ve 107 devlet tarafından onaylanmıştır. Roma Statüsünü imzalamak onaylamak anlamına gelmemektedir.
Giriş
Uluslararası Ceza Mahkemesi insancıl hukuk kapsamındaki kimi suçları kovuşturan ve 20. yüzyılın sonlarında kurulup 21. yüzyılda uluslararası insancıl hukukun egemenliğine katkı yapan ilk uluslar üstü mekanizmadır. Bu haliyle insanlığa karşı işlenen en ağır suçların faillerinin cezasız bırakılmaması yönünde büyük bir adımı temsil eden ve kuruluşundan bu yana 106 ülkenin yargı yetkisini tanıdığı Mahkeme, henüz ilk örneklerini gördüğümüz çalışmalarıyla, insan hakları hukuku açısından da yeni bir döneme işaret etmektedir Mahkemenin yargı yetkisine giren soykırım, insanlığa karşı suçlar ile savaş suçlarının yeryüzünde işlenmiş en ciddi suçlar olduğu ve bu suçların gerçekte dünyanın barış, güvenlik ve esenliğini tehdit eden eylemler olduğu, Roma Statüsü'nün Dibace bölümünde de ifade edilmektedir. Bundan on yıl önce böyle bir yapının kurulması ancak bir hayal iken, bugün mahkemenin çalıştığını görmek Uluslararası Ceza Hukuku ve İnsan Hakları Hukukunun ne kadar dinamik alanlar olduğunu da anlamamıza yardımcı olacaktır Türkiye farklı nedenlerle, Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni kuran Roma Statüsü'ne taraf olmamıştır. Türkiye'nin Statü'yü onaylamasına karşı çıkan söylemler, çoğu zaman bu Mahkeme'nin işlev ve yetkilerinin doğru anlaşılamamasından kaynaklanmaktadır. Bu alandaki çalışmaların akademik düzeyde olması ve sivil toplum kuruluşları ile ilgili hükümet kurumlarının yararlanabileceği kaynakların bulunmaması, bu eksik ve zaman zaman yanlış bilgilenmelerin en önemli nedenlerindendir.
Mahkemenin Kuruluşu
İnsanlığa karşı işlenen en ağır suçların yargılanacağı uluslararası bir ceza mahkemesi fikri, 19. ve 20. yüzyıllarda meydana gelen çatışmaların sonucudur. Bilinen tarihin bu en kanlı zamanları, suçların "kazanılan zafer" oranında görmezden gelinmesine, adalet ve insanlık vicdanının ağır yaralar almasına tanık olmuştur. Birkaç istisna dışında, "galibin" inisiyatifine ya da hukukuna bırakılan yargılamalarda, suçlular, iktidara sahip olabildikleri ölçüde cezasız kalabilmişlerdir.
Yüz yıldan fazla bir süre önce, 1899'da Lahey'de, 19 Avrupa devletinin yanı sıra, Osmanlı Devleti, Japonya, Çin, Amerika Birleşik Devletleri gibi farklı kıtalardan gelen katılımlarla gerçekleşen Konferans ve sonucunda kabul edilen Sözleşme, savaş yasalarının uluslararası alanda ilk kez düzenlenmesi anlamına geliyordu. 1899 Sözleşmesi, savaş kuralları ve hukukunu düzenlemekle sınırlı kalmış, çatışmalar sırasında sivil nüfusun[1] korunmasına dair sınırlı hükümlere yer vermişti. 1907 yılında, yine Lahey'de düzenlenen konferansta ise, Sözleşme’ye eklenen yeni maddeler ile, "insanlığa karşı suçlar" kavramının temelleri atılmıştır. 1913 Balkan Savaşları9 ve I. Dünya Savaşı'nın ardından, savaş suçlarını araştıran komisyonlar, bu sözleşmelerdeki savaş suçu tanımlarını esas almışlardır. Ancak bu sözleşmelerin hiçbirinde barış zamanında işlenebilecek olan insanlığa karşı suçlar tanımlanmamış ve muhtemel suçlular için bir kovuşturma öngörülmemiştir. Bu yargılamalar için II. Dünya Savaşı'nın sonuna, Nuremberg duruşmalarına dek beklemek gerecekti.
II. Dünya Savaşı sürerken, 13 Ocak 1942 tarihinde, müttefik devletler, Londra'da bir araya gelerek savaş suçlarının soruşturulması ve suçluların yargılanmasını amaçlayan St. James Deklarasyonu'nu yayınladılar. Müttefikler bu Deklarasyon ile ayrıca Birleşmiş Milletler Savaş Suçlarını Soruşturma Komisyonu'nun kurulmasını da öngörmekteydiler. II. Dünya Savaşı'nın sonları yaklaşırken, müttefikler, Kasım 1943'te Moskova'da yayımladıkları bildiriyle, Deklarasyona sadık kalacaklarını ve savaşın ardından Nazi savaş suçlularının yargılanacağını tekrarladılar. Bu süreçte çalışmalarına devam eden Birleşmiş Milletler Savaş Suçlarını Soruşturma Komisyonu, Eylül 1944'te yayımlanan "Birleşmiş Milletler Savaş Suçları Mahkemesi Kurulması için Taslak Metni"ni hazırlamıştı. Savşın Ardından Birleşik Krallık ,Fransa,ABD,ve Sovyetler Birliği,Londra Konferansında Savaş Suçlarının soruşturulması ve cezalandırılması için bir Mahkemenin oluşturulması konusunda uzlaştılar ve bu yönde bir anlaşmayı Ağustos 1945,te izalandı. 1945 yılı Sonunda başlayna ve bir yıl süren Nuremberg Yargılamalarının Ardından 19 sanıgın Mahkumiyetine Karar Verilmiş bunlardan 12 ölüm cezası almıştır
Her ne Kadar Nuremberg Mahkemesi Savaş Sçlarının Soruşturlması[2] ve Cezasız Kalmaması için önemli Bir Adım olsa da 3 alanda ciddi eleştirilere maruz Kalmıştır. Bu eleştirilerden ilki ceza hukukunun temle ilkelerinden olan Kanunilik ilkesine dairdir. Suçun işlendiği sırada, suç olarak tanımlanmayan bir eylemin, daha sonra suç sayılarak cezalandırılmasının adalete aykırı olduğu ve Nuremberg yargılamalarında, sanıklara yöneltilen suçlamaların bu kapsamda olduğu dile getirilmiştir. İkinci eleştiri ise bu yargılamaların, "galiplerin adaletine" bir örnek olduğudur. Tüm soruşturmaların ve yargılamaların müttefiklerce yapılması ve mahkemenin, müttefik askerlerini yargılamayı reddetmesi, bu eleştirilere kaynak oluşturmuştur. Son olarak, yargılamalar sırasında temyiz hakkının kısıtlı olması ve ölüm cezasının varlığı gibi prosedüre ve prosedürün adilliğine ilişkin olarak mahkemeye eleştiriler yöneltilmiştir.
Uluslararası ceza hukuku alanında, Uluslararası Ceza Mahkemesi[3]'nin kuruluşuna kadar oluşturulan neredeyse tüm geçici (ad hoc) mahkemelerin de karşısına çıkan ilk iki eleştiri, evrensel adalet kavramından kaynaklanan bir arayışın sonucudur. Suça ve şüpheliye bakılmaksızın, yargılama sürecinde, ceza hukukunun temel ilkelerinin varlığı, adaletin uygulanabilmesi için zorunludur. Nuremberg Mahkemesi, bu ilkenin önemini yinelemiş ancak savaş suçlularının cezasız bırakılmasının da adalete karşı gelmek olacağını belirtmiştir.
Nuremberg ve (aynı dönemde Japon savaş suçları için kurulan) Tokyo Mahkemelerinin ardından, neredeyse 40 yıl boyunca, insanlığa karşı suçlara ilişkin olarak uluslararası hukukta gelişme yaşanmadı. Soğuk savaşın etkileri, bu alandaki çalışmalar için bir engel oluşturdu. Her iki blok kendilerini politik anlamda "zora sokacak" uluslararası ceza hukuku alanından uzak dururken, dünyanın pek çok bölgesinde, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar kovuşturma ve yargılamadan uzak tutularak, cezasız bırakıldı
Sovyetler Birliği’nin[4] çöküşü ve Yugoslavya'nın dağılışı ile her şey birdenbire değişti. "Benzer görüşlü" küçük devletler, uluslararası suçlar alanında birlikte çalışmaya başlarken, dağılmanın ardından, eski Yugoslavya'da yaşanan çatışmalar Birleşmiş Milletleri harekete geçmeye zorladı. 25 Mayıs 1993 tarihinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 827 nolu kararı ile "eski Yugoslavya topraklarında 1991’den beri işlenen ciddi insancıl hukuk ihlallerinden sorumlu kişileri" sovuşturmakla görevli bir mahkemenin kurulmasına karar verdi. Yer bakımından eski Yugoslavya'nın sınırlarında yetkili olan bu geçici (ad hoc) mahkeme, zaman bakımından da 1991 yılından sonra işlenen suçlarla sınırlandırılmıştı. Konsey, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin VII. bölümüne dayanarak verdiği kararda, Yugoslavya'da, özellikle Bosna Hersek'te, yaygın ve açıkça sürmekte olan olaylarda; katliam, yaygın ve sistematik tecavüz gibi "etnik temizliğe" yönelik suçların işlendiğine ilişkin raporlar değinmiştir.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı ile kurulan ilk mahkeme olan Eski Yugoslavya için Uluslararası Ceza Mahkemesi, aynı zamanda, soğuk savaş sonrasında kurulan ilk geçici ceza mahkemesidir. Yugoslavya için kurulan bu mahkemenin hemen ardından, Ruanda Hükûmeti’nin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne yaptığı başvuru ile, Ruanda için benzer bir mahkemenin kurulması kabul edildi. Ruanda için kurulan mahkeme; yine belirli bir bölgede ve sadece 1994 yılında işlenen suçlarda yetkiliydi. Ancak Yugoslavya için kurulan mahkemenin aksine, mahkemenin kurulması için yapılan başvuru, Ruanda Hükûmeti'nden gelmişti. Ruanda için Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni kuran, Güvenlik Konseyi'nin 8 Kasım 1994 tarihli ve 955 nolu kararı Yugoslavya Mahkemesi'ne benzer şekilde Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin VII. bölümüne dayanmaktaydı.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi[5] tarafından kurulan her iki mahkeme de, uluslararası ceza hukuku alanında, Nuremberg ve Tokyo Mahkemelerine göre önemli ilerlemeyi temsil ediyorlardı. Sadece kovuşturma ve yargılama faaliyetlerinin, taraf devletlerin kontrolünden (ya da etkisinden) kurtulması sayesinde şüpheliler için daha adil yargılama prosedürleri oluşturabilmeyi değil, aynı zamanda, Birleşmiş Milletler'in himayesinde kurulmanın verdiği avantajları da değerlendirerek, devletler ve uluslararası örgütlerle daha yakın çalışma fırsatı yakaladılar. Ruanda Yargılamaları, soykırım suçu işlediğini kabul eden, dünyadaki ilk devlet başkanına tanıklık ederken,mahkeme, cinsel suçları, soykırımın bir bileşeni olarak, çok net bir şekilde düzenlemiştir.
Yugoslavya Mahkemesi'nde ise, Ekim 1995 tarihli Tadic Davası ile, temyiz dairesinin oluşumuna ilişkin önemli hukuki konulara açıklık getirilmiştir. Sonuçta bu iki mahkeme, yargılamaları ile, insanlığa karşı işlenen suçlar konusunda, uluslararası hukuka, kendi yaklaşımlarını ve bu suçlar ile ilgili çok ayrıntılı ve sistematik kovuşturma ve yargılama prosedürlerini getirdiler. Yugoslavya ve Ruanda mahkemeleri, "Bir uluslararası ceza mahkemesinin neye benzeyebileceğine dair güven verici bir model desağladılar".
Yetki
Uluslararası Ceza Mahkemesi, [6] sınırsız yargı yetkisine sahip bir mahkeme değildir. Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin temel özelliklerinden olan bu ilkeye göre; eğer Statü'de öngörülen bir suç, yetkili devlette kovuşturma ya da soruşturma konusu yapılmış ise ilgili devletin bunu devam ettirme istek ve yeteneği olmaması durumları hariç, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin yargı yetkisi söz konusu olamamaktadır. Dolayısıyla, Statü’de tanımlanan bir suç, ki bunlar; soykırım suçu, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve henüz tanımlanmayan saldırı suçlarıdır, ulusal mevzuatta yer alıyor ve sanık(lar) yargılama yetkisine sahip yerel bir mahkemede yargılanıyor ya da yargılanmış ise Uluslararası Ceza Mahkemesi artık bu kişi(ler) için yargı yetkisine sahip değildir.
Kaynakça
- ↑ Entrenching Impunity; Government Responsibility for International Crimes in Darfur; Human Rights Watch; Aralık 2005
- ↑ Doç. Dr. Faruk Turhan; Yeni Türk Ceza Kanunu’nda Uluslararası Suçlar; Süleyman Demirel Üniversites
- ↑ William Schabas; Uluslararası Ceza Mahkemesine Giriş, Çev. Gülay Arslan; Uluslararası Af Örgütü; 2008
- ↑ Yusuf Aksar; Uluslararası Suçlar, Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Yeni Türk Ceza Kanunu; Makale; Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi; www.asam.org
- ↑ Yusuf Aksar; Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Ceza Usul Hukuku; Seçkin Yayınevi; 2003
- ↑ Uluslararası Ceza Mahkemesi Temel Belgeler Derlemesi, (çev. Gülay Arslan), Kapasite Geliştirme Derneği, Ankara, Aralık 2006